HZ. MEVLÂNA DİYOR Kİ !!!


 

“ BENİ ANLAMAK, BENİ BULMAK, BENİ ZİYARET ETMEK İSTİYORSANIZ, VEFATIMDAN SONRA BİZİ TOPRAKTA  ARAMAYINIZ, BİZİM KABRİMİZ ARİFLERİN SİNELERİNDEDİR.

                                                                                           Hz Mevlâna

 

“ SENDE FANİ GÜZELLERE KARŞI BİR İŞTİYAK, BİR ÖZLEM VAR YA... BİL Kİ BU İŞTİYAK SENİN İÇİN BİR PUTTUR. SEN, KENDİNDE KENDİNİ BULUR DA KENDİN SEVGİLİ OLURSAN, SENDE ÖZLEM KALMAZ.”                                                                                       

                                                                                            Hz Mevlâna

 

“İnsanın asıl gıdası Tanrı ışığıdır.” Diyen Mevlâna, Tanrı’nın nurlandırdığı, hidayet ettiği, gönül gözü sırlara, gayp alemine, gizli aleme açılmış, gönlü Allah ve peygamber sevgisiyle dolu bir erendir. Onu anlamak için onun gibi olmak gerek.Nitekim “ Ereni gene eren tanır, tanıtır.” Diyor. Kur’an-ı Kerim-i anlamış, ayetlerinden çok etkilenmiş, çoşmuş, onları hikayelerle açıklamaya çalışmış. Kur’an-ı Kerim’e olan saygısını, peygambere olan sevgi ve bağlılığını ne güzel ifade etmiş;

 

“ BEN KUR’AN’IN BENDESİYİM, KULUYUM. BEN MUHAMMED MUSTAFA’NIN YOLUNUN TOZUYUM. BUNUN DIŞINDA KİM BİR ŞEY NAKLEDERSE BENDEN. BEN O SÖZDEN DE ŞİKAYETCİYİM, O SÖZÜ SÖYLEYENDEN DE!”

                                                                                           Hz. Mevlâna

 

 

  Eğer senin gönlün varsa git de gönül kâbesini tavaf et; topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin manası gönüldür!”

  Şunu iyi bil ki, sen, Allah evi olan bir gönlü incitip kırarsan, yaya olarak bin defa Kâbe’ye gitsen de, Allah bu ziyaretini kabul etmez!”

“ Allah’ın huzuruna altın dolu binlerce keseler götürsen, Cenab-ı Hakk; “Bize bir şey getirmek istiyorsan, kazanılmış bir gönül getir!” diye buyurur!”

“ Senin değer vermediğin, bir saman çöpü saydığın yıkık gönül, Arş’tan da üstündür, Kürsi’den de, Levh’den de, Kalem’den de!”

“ Harap gönül, Hakk’ın nazargahıdır, Hakk’ın baktığı, Hakk’ın sığındığı yerdir. Onu yaratan varlık ne de büyüktür, ne de kuvvetlidir!”

“ Hakk’ın defineleri, harap gönüllerdedir! Harabelerde, pek çok defineler gömülüdür!”

  Mutlu olmak, manen yükselmek istiyorsan, gönüller almaya, gurur ve kibiri bırakmaya bak!”

  İki dünya da, bir gönül için yaratılmıştır; “ Sen olmasaydın, bu kainatı yaratmazdım!” hadisinin manasını düşün!”

“ey âşık! Kendine bak da, insanların işine karışma; şu şunu söylüyor, bu bunu söylüyor, deyip durma! filan bana diken diyor, filan yasemin diye çağırıyor, düşüncesine kapılma! her söze, herkese aldırma; gül gibi kokmaya bak sen. filan sana kâfir diyor,bir başkası da sana din adamı diyor…vazgeç bunlardan vazgeç; gözünü aç! Allah, sana basiret gözü, gönül gözü vermiş! öyle bir göz vermiş ki, senin mahmur bakışlarına karşı Cebrail’in kanadı bile secdeye kapanır. şekil ve surete bakma! ey Hak âşığı, neşelen! seni yükseklere uçuracak kanatların olduktan sonra, insanlardan sana ne gam var? ey kendi kusurlarını görmeyip de, başka insanların iyisine kötüsüne bakıp kalan zavallı! Allah, senin yardımcın olsun.”

 

“Allah ile oturup kalkmak istiyorsan, velîlerin huzûrunda otur.

Velîlerin huzûrundan ayrılırsan helâk olursun.” (Mesnevî, 2, 2163-2164)

“Velîlerin huzûrundan uzaklaşırsan, hakîkatte Allah’dan uzaklaşırsın.” (Mesnevî, 2, 2214)

“Gönül sâhibine erişirsen, katı taş ve mermer bile olsan, cevher olursun.

Pâk olanların muhabbetini kalbinin içine iyice yerleştir. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbetlere gönül verme.

Aklını başına al da bir gönül dostundan gönül gıdâsını al; onun sohbet ve muhabbetiyle gönlünü gıdalandır.

“Tatlı sözlü câhil dostun sözlerine pek kapılma; dostluğuna güvenme. Onun sözleri eskimiş yıllanmış zehire benzer.” (Mesnevî, 6, 1431)

“Îsâ aleyhisselâm’ın kaçtığı gibi, sen de ahmaktan kaç. Ahmak ile konuşup görüşmek, nice kanlar dökmüştür.” (Mesnevî, 3, 2595)

“Hakîkate ulaşmamış, şu taklîd ile da’vâ güden şeyhlere gitme; onlar adamı ahmak bir hâle sokar, aklını nûrsuz, fersiz bir hâle getirir.”

(Mesnevî, 3, 518)

“İnsan yüzlü pek çok iblîs vardır. Öyleyse her ele, el verme.” (Mesnevî, 1, 316)

Buğday ekersin de arpa mı biter? Attan eşek sıpası doğduğunu gördün mü hiç?

“Allah, bize yardım etmek dilerse gönlümüze, ağlayıp inleyerek yalvarmak ve münâcâtta bulunmak isteğini verir.”

 

“Allah için ağlayan göz ne mübârektir. Allah aşkıyla yanıp kavrulan gönül ne mukaddestir.” 

Akarsu neredeyse orası yeşerir; nerde göz yaşı dökülürse oraya rahmet nâzil olur.

 “ Nereye başımı koysam secde edilen odur. Altı tarafta ve altı tarafında dışında mabud ancak odur. Bağ, bülbül, sema ve sevgili hepsi birer bahane bunların hepsinden maksat odur.” 
   Ölümüne yakın  sohbetlerinde yakınlarına vasiyet değerinde şunları söylemiştir.

  “Gizli ve açık Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Az yemek yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, kötülük etmemenizi, oruca devam etmenizi, namaz kılmanızı, şehvetten kaçınmanızı, sizi insanlardan gelecek her türlü ezaya, cefaya tahammül etmenizi, mallarını gayesiz harcayanlarla, ayak takımı ile oturup kalkmamanızı , kerem sahipleriyle ve iyi insanlarla görüşmenizi tavsiye ederim. İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. Hayırlı söz ise az öz olandır.”

    Mevlana’da ki zahid tavır  şeriata kesin bağlılık hiçbir İslami sapma göstermeden tüm mükemmelliğiyle sürer ve insanlığa şöyle de seslenir:

  “Akşam namazı vakti geldiği zaman herkes mumu yakar, sofrasını hazırlar. Bana gelince, ben sevgilimi hayal ederek feryat ve figana başlarım. Göz yaşımla abdest alırım. Namazım ateş içinde olur. Bir ezan sesi olunca mabedimin kapısı yanmaya başlar. Kıble diye hangi tarafa dönersem döneyim namazım kazaya kalmaz. Tanrıdan sana ve bana daima bir imtihan, bir bağlılık gelir. Sen söyle zamanı ve mekanı  bilmeyen sarhoşların namazı sağlam mıdır ? acaba ikinci rekatta mıyım, dördüncüde mi ? dilim yok ki hangi sureyi okuduğumu bileyim. Bende artık ne el kaldı ne gönül. Tanrının kapısını nasıl çalayım, bana yardım et. Namaz kıldığım zaman. Tanrı şahidimdir ki rükuum tamamlandı mı, imam kimdi , farkında bile değilim.”

    Büyük pir divanı kebir kitabında  şöyle der.. namazı adabı ile kılmayan yani Allahın emirlerini, bunda ki ana mesajı kavrayamadığı için dindarlığı sadece şekil ve bir taassuba dönüştüren kimseler içindir ;

 “Gönlüm yüzünle karşı karşıya değilse, o namaz, namaz olur mu ?  Yüzüne aşığım ondan yüzümü kıbleye çevirdim. Yoksa bana sensiz utanç veren namaz ve kıbleyi ne yapayım ben ?. Riyalı namazlardan öyle utanıyorum ki, utançtan senin yüzüne bakamıyorum. Namaz kılan kişi melek sıfatlı olmalı...Halbuki ben hala şeytanca düşünceler içindeyim, hala canavar huyumu terk edemedim.Ben ki koltuğunda köpekle dolaşan biriyim elbisesine köpek sürünen kişi bile temizlenmeden namaza durmazken, benim namazımı kim kabul eder ? Böyle bir namaz  seni incitmekten başka ne anlama gelir ki, en iyisi bundan böyle seni hiç incitmemek. ..Benim için namaz bir daha ayrılıktan şikayet etmemecesine seninle birlik olmaktır...Yoksa hem yüzüm  mihrapta seninle oturayım hem de aklım çarşı pazarda olsun ona namaz  denir mi ? Ey kullarını yargılayan hesaba çeken Rabbim  Şems-i Tebrizi’ye gösterdiğin yolu bize de nasip et... Birini anacaksam eğer muhakkak seni anarım.  Ağzımı açsam eğer muhakkak senden bahsetmek içindir.Keyfim yerindeyse eğer muhakkak sebebi sensin. Bir hile yapmak istediğimse eğer senden öğrenmişimdir  ne yapayım..”.  

       Mevlana’nın ruhu şad himmeti var olsun..

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !